Evolène, İsviçre | Karlar altında büyülü bir inziva: La Sage

1736

İsviçre dağlarına gitmek istemiş miydiniz hiç? Zeynep Koçak, sizler için İsviçre’nin inziva şehirlerinden Evolène’de geçirdiği 10 günlük tatilini yazdı. Sükunet, doğa, huzur… ne ararsanız bu yazıda 😉

23 Aralık’ta David’le Münih Havaalanı’nda buluşuyoruz. İtalya’da oturma iznim olmasına rağmen yenilenme sürecinde olduğu için Avrupa’da serbest dolaşımımla ilgili türlü türlü sıkıntı çıktıktan sonra, Türkiye’den tekrar Schengen vizesine başvurmuşum ve işte sonunda kapıya kadar gelmişim. Almanlardan biraz korkuyorum pek tabii ki, fazla soru soracaklar, onlar sordukça ben sinirleneceğim, sonra kavga çıkacak ve hoop ben İstanbul’a. Aslında kendimden mi korkuyorum acaba biraz, malum bu vize işleri hepimizin artık neresine kadar geldiyse?

Almanya’dan İsviçre’ye yolculuk

Neyse sınırdan geçiyorum, havaalanının dışına çıkıyorum. Evet sınır kapısında heyecanlıydım, ama asıl heyecan buradan sonra başlıyor. Öpüşüp sarıldıktan sonra arabaya biniyoruz ve yedi saatlik yolculuğumuza başlıyoruz. Konstanz Gölü’nün kıyısında üç ülkenin sınırı olduğundan, Lindau sınır şehrinden kısacık Avusturya’ya girip, Sankt Gallen üzerinden İsviçre’ye devam ediyoruz. Zürih’ten Bern’e ilerleyip Lausanne’a girmeden, Léman Gölü’nün kıyısından Montreux’ye ve Valais Bölgesi’ne varıyoruz. Val d’Hérens’te gideceğimiz otelin adı Hotel de la Sage ve Evolène’e beş, Sion’a 30 dakika uzaklıkta.

Evolene, İsviçre’den bir görüntü.

Gece olmuş, hava gittikçe soğuyor. Bern’i geçtikten sonra, la laa! Karşımızda dağlar, yolun iki tarafında dağlar, koca koca Alpler yükseliyor. Tepede ay çıkmış yarım yamalak, ışığı beyaz taçlı dağların başına vurup bir rüya alemi yaratıyor sanki. Son iki gündür türlü nedenlerle uyuyamamışım. Arabanın içi sıcak, yol yorgunluğundan olsa gerek bir an bu dağlara, gümüşün ve karanın iç içe girdiği uzadıkça uzayan, sonsuzmuş gibi görünen koca gövdeli ağaçlara bakarak huzurla uykuya dalabileceğimi hissediyorum, tabi olmaz. Şoföre saygısızlık, uyan Zeynep!

Büyülü bir girişten sonra Sion’un arkasından sağa dönüp Evolène yoluna giriyoruz. Tırman, tırman! Küçük arabamızın maşallahı var, bir tuhaf sesler çıkarıyor çıkarmasına ama yolun sonuna kadar teklemeden, gayretle bizi götürüyor. Evolène civarın yine de en büyük kasabası; sonra Les Haudères’e varıyoruz, buz tutmuş köprüden ikiye ayrılıyor yol: Sağda daha sonra kendimizi maceraya atacağımız Arolla, solda otelimizin olduğu taraf La Sage. Sola sapıp tırmanmaya devam ediyoruz, yolun sol tarafı uçurum—öyle yalandan da değil. İsviçreli’nin son derece özenle belli ki her yıl düzelttiği asfaltın bir yarım metre solundan başlıyor o uçurum, aşağısı Evolène, ama oraya varana kadar aşağısı kayalık! Yüksekten korkmam, ama insanın içini ürpertmiyor da değil. Devam ediyoruz tırmanmaya. Ta taa! Otele geldik. David’in iki üç aydır anlattığı büyülü yer: Hotel de la Sage.

Hotel de la Sage’a prosecco eşliğinde giriyoruz: Çıt yok.

Saat 11-12 olmuş, bir inziva şehrine göre geç. Arabayı park edip içeri giriyoruz, kapıyı açıyorum, ohhh, sıcak! Yeni sönmüş soba ve rayihalı bitki çayları kokuyor. Kabul masasında kimse yok, otelin ışıkları çoğunca kapanmış, sıcak, yumuşak bir kış uykusu hali, kokusu. Bir iki kere seslendikten sonra otelin sahibi çiftten biri kendi kaldıkları ara kattan (kabul masasının yanındaki kapıdan) çıkıyor, yeni uyanmış! “Biz de sizi bekledik, aramayınca merak ettik, haber verseydiniz keşke,” diyor kibar bir sitemle, sonra odamızı gösteriyor. David Prosecco getirmiş yanında, kutlama yapıyoruz. Balkondan bakınca La Sage, Arolla, neredeyse az biraz Evolène görünüyor, ve tabii ki dağlar, dağlar, en görkemlisi de Dent Blanche! O ay ışığının beyaza nasıl vurduğunu, Grande Veisivi ile Petite Veisivi arasındaki ton farkını, Dent Blanche’ın parlak gümüş ışık altında nasıl da daha korkunç, heybetli ve inanılmaz göründüğünü ve çok uzaktan da olsa Ferpecle ve Mont Mine Buzulları’nın masmavi nasıl ışıldadığını ben burada anlatamam. Çıt yok, şehir uğultusu yok. Beyaz, yüksek, soğuk ve nefes alıyor burası. Nefes alıyoruz.

Sabah oksijen ve muhteşem dağ kahvaltısı kokusuyla uyandık, salona indik. Otelde toplam 10 oda var. En üst katta ortak salon ve mutfak kullanımla apart bir bölüm yapmışlar, 31 numaralı oda kapısından çıkılıyor, fakat herkes kabul ederse birbirini tanımayan misafirler de kalabiliyor. 25 numaralı oda “Randonneur” odası: Dağcılar, tırmanmaya pek hevesli gençler (!) kalıyor, nitekim biz o odada kaldık. Odalarda pofuduk, hafif yastıklar ve yorganlar var. Alçak tavanlar—dağ evleri kolay ısınmıyor tabii ki. Bizim odanın koskocaman bir balkonu var dağlara bakan, yalnız banyosu ve tuvaleti yok. Bir üst kattaki ya da bir alt kattaki ortak tuvaleti ya da en alt kattaki hamamı kullanabiliyorsunuz. Hamam sürekli çalışmıyor, 4 ile 7 arasında isteğe bağlı olarak çalıştırıyorlar—bir saat öncesinden haber vermeniz yeterli.

Otelde iki tane ortak kullanım bölümü var: Biri kahvaltıya indiğimiz restoran bölümü, diğeri hemen üst katındaki salon. Her ikisi de tahta pervazlarla, parkelerle kaplanmış. Ağır, büyük ve eski ağaç mobilyalar, her ikisinde de şömine, salonda geniş koltuklar. Her daim tütsü gibi ağır olmayan ama kendini fark ettiren bir dağ evi kokusu. Her daim sıcak. Büyük, geniş camlardan Dent Blanche sabah akşam el sallıyor, yer yer meydan okuyor.

Her şey ev yapımı, keşke otelin son müşterilerinden olmasaydık

Kahvaltıya erken inmişiz bir gün, otelin sahibi “Ekmek daha hazır değil, beş dakikası var,” diyor. Şaşırıyoruz, “Comment?” “Ekmeği kendimiz pişiriyoruz her sabah. Reçelleri de ben yaptım. Dağ portakalı var, böğürtlen var. Buyrun.” Otel sahibi çift ve çocukları vegan olduğu için yumurtaya biraz mesafeliler—kahvaltıda özel istek olmadıkça yumurta yok. Tabii İsviçre’nin Fransız bölgesinde olduğumuzdan bir Fransız kahvaltısı esintisi ne de olsa hissediliyor—croissant, muhteşem bir kahve, yine ev yapımı tereyağ ve reçeller. On yıldır oteli işleten ve sahibi olan bu çift artık hayatlarını değiştirmeye ve Mauritius’a geri dönmeye karar vermiş. Oteli satmışlar. Eylüle kadar buradalar. Otelin sükunetinde bir şeyler değişecek mi diye merak ediyoruz, kahvaltımıza dönüyoruz.

evolene-isvicre-alpler-salon
Otelimizin salonu.

Bugün n’apıyoruz? Buzula mı gitsek?

Oteli ve yakın çevreyi gezdikten sonra, gün içinde yapacak bir şeyler arıyoruz, on gün buradayız nasıl olsa. Normalde senenin bu mevsiminde yerde 60-70 cm kar olurmuş, hava sıcaklığı ise -15 ile -5 arasında, günlük faaliyet de Arolla tarafına gidip kayak ya da snowboard yapmak. Ama bu sefer gündüzleri güneş kara değiyor, değdikçe beyaz örtü kristalden yapılmış gibi oynaşıp duruyor. Arolla’da sadece bir pist açık—yeterince kar olmadığı için diğerlerini açmamışlar. Otelin sahibi çift bu havada yapılacak en güzel şeyin hiking ya da trekking olduğunu, çevrede bir çok da rota bulunduğunu söyleyerek elimize bir bölge yürüyüş haritası tutuşturuyor. Bakıyoruz: Evet, önce buzula gidelim. Ne de olsa bu gidişle üç beş sene sonra buzul filan kalmayacak. Son beş senedir her sene on metre geriliyormuş buzul, kış ortalama sıcaklıkları düştükçe. Belki, diyorlar, seneye doğru dürüst bir kış yaparsa buzul biraz daha çoğalır.

Toplanıp buzula gidiyoruz. Arolla yolundan “Arabayla Girilmez” tabelasından başlayan asfalt yolun kenarında arabayı bırakıp yürümeye başlıyoruz. Dümdüz, geniş asfalt yol, arada güneşsiz kalan yerlerde az az buzlanma var, önemli değil. Sonunda büyükçe bir elektrik santraline varıyoruz. Yer altı sularını havuzda toplayabilmek için açılan tünelleri anlatan fotoğraflı yazıları okuyoruz ve devam ediyoruz: Buzulu göreceğiz. İstasyonun merdivenlerinden çıkıp arkasına geçiyoruz, artık 40-50 cm kar var. Dağcılar bilirler: En iğrenç, en zorlu, en sinir bozucu rotalardan biri derin toz karda yürümektir (çölde Mehter Marşı tarzıyla kıyaslanınca hangisi daha sinir bozucu bilemedim).

Ve işte sonunda buzula varıyoruz. Solda Ferpècle Vadisi, sağda Mont Miné, iki vadi şu anda bulunduğumuz yerde, aşağıda birleşiyor. Ferpècle’nin buzulları daha küçülmüş, Mont Miné buzulu da yıllar önce aynı iki vadinin birleştiği gibi, o anda bulunduğumuz yere kadar iniyormuş. Bulunduğumuz yükseklik yaklaşık 2200 metre civarında. Gidiş dönüş, arada en fazla yarım saatlik bir duraklamayla, toplam 4 saat 30 dakika. Eh, fena değil.

Ertesi gün modernlikten başı arşa değecek bir çift olarak yalnız başımıza zaman geçirmeye karar verdik.

David önceki gün gittiğimiz buzul yolunda koşmaya gitti, ben ise Arolla yolunun ortasından başlayan, 1738 metredeki Lac Arbey üzerinden geçen Evolène dağ yoluna vurdum kendimi. Dağ yamacında çamların, devrilmiş ağaçların, yer yer karın ve bir adım daha atarsan kırılacakmış gibi duran tahta köprülerin yanından, üzerinden dağ keçisi gibi hoplaya zıplaya gide gide 4 saat sonunda telesiyej ile Chemeuille (bölgenin en yüksek zirvelerinden biri) tepesine çıkabileceğiniz Lana’ya ve oradan da yürüye yürüye Evolène’e vardım. Les Haudères’e yürüdüm, donuyordum ki David beni arabayla kurtardı. İtiraf etmeliyim ki yürüdüğüm en güzel yollardan biri, hem de çok rahat, oturup dinlenecek yerler çok.

Lac Arbey civarında 6-7 evden oluşan küçük bir kümelenme var, oradan geçerken yaş almış bir çift beni el kol hareketleri yaparak evlerine davet etti. Dağcılar pek bu yolu tercih etmiyormuş, edeni de mümkün olduğunca içeri alıyorlarmış. Donmayayım diye sıcak çikolata verdiler, ne yazık ki fotoğraflarını çekmeme izin çıkmadı. Öpüşüp ayrıldık, bir dahaki sefere mutlaka uğramak üzere.

evolene1
Zeynep Lac d’Arbey’de.

Noel’den sonra doğumgünümü de La Sage’da kutlayacaktık. Eh, bu kadar antrenmandan sonra en azından Petite Veizivi’ye ve Roc Vieux’e çıkmamak ayıplanırdı. Les Haudères’den Arolla yoluna saptık, buzlanmış köprünün yanına park ettik ve hemen 100-200 metre ileride haritada olmayan tırmanış yoluna girer girmez irtifa almaya başladık: 3 saat dik merdiven tırmandık da denebilir. Ağaçlar birbirine pek yakın olmadığından arkanıza bakmamanız gereken bir rota: Arkada neredeyse 900-1000 metre uçurum, tutunacak bir yer yok, yer yer buzlanmış ufak şelalelerden muhtemel düşüşünüzü tahmin edebiliyorsunuz. Ve tabii ki kırılan kemik sesleri. Ah. Arkaya bakma. Devam. Tabii ki David’in dördüncü ya da beşinci çıkışı olduğu için daha rahat, ben etrafa tutunarak ilerlemeye, ağaçlara sarılmaya filan başlıyorum bir süre sonra.

Kısa zamanda çok irtifadan başım dönüyor, tanımadığım bir alan. Yoruldukça denge kurmakta zorlanıyorum, ama olsun. 1100 metre civarından, 2200 metreye çıktık, yani 1100 metre irtifa. Bu da fena değil. Ormandan çaprazlama sağa doğru tırmandıktan sonra kar kaplı bir platforma varıyoruz, işte kar sınırı; orada da 6-7 ev kümelenmiş. Kimse yokmuş gibi duruyor. Platformun solundan tırmanmaya, bu kez yine derin toz karın içinden devam ediyoruz. Buraya kadar üç saat aldıysa, buradan sonra kalan 200 metre irtifa için bir üç saat daha almıştır. Ve sonuç: Roc Vieux, tamamlandı.

Doğumgünü hediyem olarak -10 derecede grappa içip soğanlı ekmek yiyoruz. Korkunç, ürpertici, ürkütücü bir manzara: 2200 metreden uçurum. Keskin, kara dağlar, solumuzda Dent Blanche hiç olmadığı kadar yakın, elini atsan tutacakmışsın gibi. Ama hiking yolu burada bitiyor, buradan sonrası profesyonel buz tırmanıcılarına ait, bize değil!

 

Zeynep tırmanırken.

Son söz: Raclette yemeden dönmeyin!

Yazı uzadıkça uzamadan bir yerde dur demek lazım. Herhalde şimdiye kadar bu küçük kasabadan ve çevresinden ne kadar etkilendiğimi çenemi tutamamamdan anlamışsınızdır! Son olarak İsviçre’nin olmazsa olmazı bir şeyinden bahsedeceğim: Raclette. Bir noktada peynir zehirlenmesi geçiriyorum zannettim, domatesli raclette, soğanlı raclette, yiyebildiğin kadar raclette. Fakat raclette deyince Evolène’de bir adres var, gençliğin de uğrak mekanı: Chez Raymonde- Le Vieux Mazot. Sahibi geleneksel kıyafetler içinde gelen giden herkesle özel ilgileniyor, ikinci defa gittiğinizde sizi hemen hatırlayıp özel yer ayırıyor ve…raclette’i gözünüzün önünde, harıl harıl yanan şöminenin ateşiyle hazırladıktan sonra peyniri bıçakla sıyırıp önünüze getiriyor. Bu restoranın bir özelliği daha var: saat 11-12’den sonra, yani çocuklu aileler dağıldıktan sonra bara dönüşüyor ve civarın neredeyse tüm gençleri buraya geliyor. 3-4’e kadar açık, bahçesinde gitar çalıp şarkı söyleyenler, içeride dans edenler, arada bir içerideki herkese bar sahibi tarafından ısmarlanan shot’lar. Biz yeni yıla burada girdik, çok da eğlendik. Eğer yolunuz bir gün Evolène’e düşerse, bir gecenizi ayırıp burada yemek yemeyi ve sonrasında barda eğlenmeyi unutmayın. Raclette ve diğer şeyler yediğimiz restoranlar arasında Restaurant des Collines (La Sage’da) ve La Cordée (Les Haudères’de) var.

Balkondan dağların görüntüsü.
Balkondan dağların görüntüsü.

En son, şunu söylemeden bitirmek istemedim: İnsanın başına böylesine büyülü yerler gelmiyor (ki ben hayatın insanın başına geldiğine inanmayı hep tercih ederim) ve burası hiç fark etmeden içe döndüğünüz, dağların insana dost olduğu, el salladığı bir yer. Zamanın bazen hızlı, bazen emekleyerek geçtiği o yerlerden biri. Oralardan geçerseniz, mutlaka uğrayın.

Bölgedeki en iyi tırmanış / yürüyüş rotalarını şuradan görebilirsiniz. Bu da bölge hakkında bilgi edinmek için başka bir site de burada.