Antalya I Yeni bir hayat: Olimpos

1145

Bazen içimde bir şey oynamaya başlar, kelebeklerin kanat çırptığını hissederim; yol fikri daha da romantik gelir. Rüyalarımda yolları, ağaçları, dağları, gölleri, denizleri, ovaları görürüm: Çan çalıyor işte, gitme vakti.

Yol vakti gelince.
Yol vakti gelince.

Nereye gideceğimi bilmiyordum bu sefer, arkadaşlara uçurduğum haberlerden birisi hiç beklemediğim ama bir o kadar sevindiğim bir planla geldi: Olimpos’a gidelim. Eh, hadi gidelim!

“Zeynep, evler varmış ucuz. Ev tutalım mı?”
“Ne kadar ucuz?”
“İşte bayağı ucuz.”
“Biz mi? İkimiz mi?”
“E evet!”

Tutalım, tabi ki tutalım! Bodrum’dan Antalya’ya gitmek için yapılabilecek en saçma yolu yaptım: İzmir otogara otobüs, İzmir’den uçakla Kapadokya ve aktarmayla Antalya. Mengü’yle uçaklarımız aynı saatte indi, hatta bence kapıdan çıkışımızın arasında üç beş dakika var. Kaleiçi yolunu tuttuk.

Gece Tuvana Hotel’de kaldıktan sonra sabah erkenden yola çıktık: Dolmuşa bin, Çıralı’da in, aşağıda ATM olmadığı için para çek, koya inen dolmuşa bin, Hacıbaba Tekel’in önünde in. Öğlen ancak olmuş. Biraz ileride yol üstünde köfteci var, orada Ayda bekliyor. Evi göstereceğim diyor, beğenirsiniz. Hemen beğeniyoruz. Beğeniyoruz beğenmesine de ev o gece dolu, sonraki gün çıkacakmış içinde oturan kişi. Tamam, sahilde yatarız. Olmadı Babylon Town’da konser var, Komik Günler çalacak. Mengü’nün arkadaşları, eh ben de tanışırım, sonuçta müzisyen iyidir.

Önce Ayda’da oturuyoruz biraz. Bülent geliyor. Adrasan’da çıkan yangını anlatıyor. Musa Dağı’nda çıkmış yangın. Görüyoruz olduğumuz yerden, çok büyük yer yanmış. Cengiz Abi daha sonra Kumluca’dan arabayla gelirken bize yangının, ormanın bir tarafından karşı tarafına nasıl atladığını anlatıyor: Domuz. Hayvancağız yanarak bir taraftan kaçıyor, daha tutuşmamış ağaçların arasına giriyor. Bülent diyor ki, söndürmeye çalıştık, köylü yardım etmedi. Bir pansiyon adı verdi, oraya kadar iniyormuş yangın neredeyse. Pansiyonun üst tarafında bulunan ağaçları yakalım demişler jandarmayla birlikte, ateş yukarı çıksın, alevler ortada buluşup kendisini söndürsün. “Elinde kayayla uçarak bir köylü üstüme saldırdı,” diyor, “jandarmayla birlik olup orman kundaklıyoruz sanki. Anlat derdini anlatabilirsen.” İhaleler çıkmış yanan ormanlık arazideki ağaçları kesmek için. Yangın nereden çıkmış, elektrik telinden, mangaldan, ondan bundan. Değer vermemekten, sevmemekten, özenmemekten kısacası.

resim 3
Eskibeyaz

Öğleden sonra sahile indik, ören yerine gidip denize girmek için. Manzara inanılmazdı. Bilet aldığınız girişte (10 geçiş 7.5 TL) upuzun bir sıra, yanlarından ve aralarından geçmeye çalışan ve sürekli korna çalan 34 ve 06 plaka çoğunlukta arabalar. Bu saygısız ve bilinçsiz turizm kötü şey gerçekten—tatile gelen kişi, tatil yerinin tamamen kendisine ait olduğunu sanarak, her şeyi yapma yetkisini kendinde görür. O gittiği memleket sadece tatilci tatil yapsın diye vardır adeta—normal hayatında yapmadıklarını da yapar, yaptıklarının da en uç noktasına taşıyabilir. Fütursuzca kornaya basar, çılgın gibi bağırır.

Resim 4
Olimpos’ta çılgın giriş kuyruğu

Hemen yanındaki köşkleri ve salıncakları ile oldukça davetkar duran Altıntaş Gözleme’ye girip patlıcanlı peynirli gözleme yedik, bir yandan da sıranın azalmasını bekliyorduk. Bayram nedeniyle gözleme ve içecek fiyatlarını yükselteyim derken altın fiyatına yapmamışlar, gayet normal her şey. 1-1.5 saate sıra azaldı. Denize ulaşana kadar tek sıra halinde yürüdük. Hayatımda burayı daha önce bu kadar kalabalık gördüğümü hatırlamıyorum. Kadir’in Ağaç Evleri’nde kalmıştım seneler önce geldiğimde, ama belki de bu kadar popüler değildi, ya da ben hatırlamıyorum şimdi. Her neyse, denize ulaşabildik. Güzelim taşlık sahil, Antalya’nın inanılmaz dağları, Mengü’yle “bir şeye tapınacak olsam o da bu dağlar olurdu” dediğimiz kayalar…hoşgeldik! Derken, sahilde oturacak yer yok. Her yerden ayrı müzik sesi, denizde birbirine “Oğlum karıya bak nası yatmış görmen lazım bunu!” diye seslenen bir takım adamlar. Evet… Hoşgelmişim gerçekten. Bunu da unutmuşum, ama hadi bakalım…

Akşam bizim tarafa dönmeye çalışırken otostop çekecek birilerini arıyorduk, bi minibüs geldi, “Raggae konserine gelmek isteyen var mı?” diye. Aa, biz de oraya, vadinin karmaşasının ulaşamadığı, “hamakta uzanırken blues dinleyebileceğiniz,” çadır kurabileceğiniz ve çeşitli festivallere ve konserlere katılabileceğiniz Babylon Town’a konsere gidiyorduk! Komik Günler‘i de ilk kez dinliyorum, ska ve reggae; şaşırıyorum, çünkü iyiler. Sahneleri çok eğlenceli, enerjileri de öyle.

Komik Günler Babylon Town’da sahnede

Her şey çok güzel.. Belki de her şeyi o kadar güzel yapan, unuttuğum samimiyeti, rahatlığı, kendin olabilme halini tekrar bulmak. Avrupa’nın güya her şeye kollarını açmış, saygılı samimiyetsizliğinin ve ne olursa olsun yargılayan mesafesinin altında defalarca kalıp önce anneme, sonra da başka bir iç-ülkeye kaçtıktan sonra, kapalı bir kutudan oksijene ulaşmış gibi hissettim.

Oturup insanlara baktım uzun uzun ve hayatın gerçekten de, biz başka planlar yapmakla meşgul iken başımıza gelen şey olduğuna karar verdim. Üç gün içinde yeni bir ev,  yeni de olsa tanıdık arkadaşlar ve sorularımın geçici de olsa cevaplarını bulmuştum.

Komik Günler’le dans edip Mikail’in trombonuyla yaptıklarına hayret ettikten sonra Babylon ile Eskibeyaz arasındaki yolda çimenlerin üstüne hasır atıp uyuduk. Tabii çok sinek var. Bir de, bayram tatili tabi, her yer araba. Yıldızlarla apaydınlık gökyüzü, ay çıkmamış, her biri uyurken üzerine düşecekmiş gibi. Çok uzun uzun bakınca perspektif kayboluyor, uzaklık ve yukarıdalık hissinin yerini başka bir şey alıyor, sanki yıldızlar bir süre sonra aşağı inmeye başlıyorlar, teker teker etrafını sarıyorlar, hava kalınlaşıyor, belki de sıcaktan ama yoğunluk artıyor. Mesafe kısalıyor yıldızlarla. Hoşgeldik!

Ben hâlâ hayatımın derin bir manevra alarak buraya nasıl geldiğine ve hoşgelişlerime şaşıradurayım, sabaha doğru üşümüz tabi, güneşi yakan Olimpos’un gecesi o kadar da sıcak değil. Eskibeyaz’ın köşklerinden birine uzanıyoruz, her köşkte birileri uyumuş. Horoz yarım saat içinde köşkün kenarına zıplamış bağırmaya başlıyor. Ertesi gün Yağmur’la konuşuyoruz: Bu horozu çok seviyorum ama hiç uyumadım! Canım horoz. Biraz sıkıntılıydı tabi uyumak, ama sen de iyi ki varsın.

Evi tutuyoruz sonunda, parkelere astar atıp renkli vernikle fındığa, duvarları kireçle beyaza, bir duvarı yeşile, içerinin tek duvarını kırmızıya boyuyoruz. Koltuklara örtü, ev içi planlaması derken yorulmuşuz. Ayda bize bakıyor, kahvaltı hazırlıyor, yemek yapıyor, çay getiriyor. Öndeki köftecinin sahipleri Barış ile Derya. Kayseri mantısı yapıyorlar, tadıma çağırıyorlar. Her şey çok güzel. Sonra karşıdaki boş eve de Mahir yerleşiyor. Üç günde senelerdir tanışıyor gibiyiz. Artık evler de karşılıklı. Beraber yaşam. Aaa, neler oldu orada!

Çok yoruluyoruz bütün gün çalışmaktan. Bir de tiner kokusunun içinde sızmışız. Tebrikler.

resim 7
Ev boyuyoruz..

Bir gece Eski Yeni’ye gidip genç bir müzik grubu dinliyoruz—burada anlaşılan genellikle Olimpos sakinleri takılıyor. Sonraki gecelerden birinde Sütlü Kakao dinlemeye Kaktüs’e gidiyoruz. Kaktüs hip mekan, bir sosyalleşme buradan dönüyor gibi. Oradan hemen yan taraftaki işkembeciye sucuk yemeye, sonra ev tiner koktuğu için sahilde uyumaya.

Olimpos’a giderseniz, sabahın o saatini kaçırmayın, güneş doğarken mutlaka deniz kıyısına gidin. Sahilde uyuyun, sabah erkenden kalkın ilk ışıkla. Mümkünse örenyerine girdikten sonra karşınıza çıkan derenin diğer tarafına geçin, oradan ilerleyin, ağaçların altında oturacak bir çok yer var. Oraya konuşlanın. Yeterince sabit durur ve uslu birer çocuk olursanız, kazlar size alışıyor ve yanınıza kadar geliyor.

Resim 8
Kazlar

Daha tırmanamadık, ama anlaşılan etrafta tırmanış için bir çok yer var. Teknik tırmanış olmasa da, en azından yürüyüş yapılabilir. Dağlar, kayalar, dokular o kadar davetkar, o kadar cüretkar ve güzeller ki! Ören yerinden çıkıp yukarı her yürüdüğümüzde önlerinde durup on saniye bakıyorum. Bakakalıyorum hatta. Sanırım “dağa hipnotize olmak” anlamına gelen bir kelime geliştirmeliyiz artık.

Evi hale yola koyuyoruz biraz, salı yola çıkacağız. Herkes işine gücüne. Sonra ben Duman’ı alıp geleceğim: Ev bizim yahu artık! Bakalım, paletten mobilya, küçük bir bar köşesi, aynalar, tablolar, gramofon, parkeler. Yapabilecek miyiz? Yoksa ben, Olimpos’a mı taşınıyorum bu sene? Neler oluyor?

Belki de hayat, biz başka planlar yaparken başımıza gelenler değil de, yapmak zorunda kaldığımız planları gerçekleştirmek için debelenirken, aslında istediğimiz şeyi çağırdığımızda başımıza birdenbire gelmesidir. Hem de tam olarak ne çağırdığımızı, belki de gerçekte ne istediğimizi bilmeden.

resim 9
Çıralı’dan Olimpos

Not: 12-13 Ağustos’ta Perseid Göktaşı Yağmuru var. 12-14 Ağustos arasında da Olimpos Gökyüzü ve Bilim Festivali‘ne katılın, sahilden yıldızları seyredin, gelirseniz de bi mail atıverin…